Dönüştürülebilir Kaos
Dışarıda patlamaya, kendinden kurtulmaya çalışan bir hava var. Temmuz başladı ve dört gün geçti bile. Yaz inanılmaz bir hızla geçiyor ve bu rüzgâr soğuk seven “kışçı”ları umutlandırıyor. Mutlu musunuz kışçılar, yeniden rutin denilen beşiğe koştuğumuz için. Sanmam. Bugünlerde kime dokunsam herkes bir şeylerin pençesinde hayatta kalmaya çalışıyor. Soyut ve somut savaşlarımız; acılarımız ve yaralarımız her yerde. Birbirimize dokunuyor. Bu dönemin tek sihri de bu: Dünyadan geleni kolayca okuyabilmek. Görmemek imkânsız oluyor.
Az önce yas üzerine konuştuğum birine, “Yaşam akıyor, onunla akmak gerekiyor. Durmak, uyumak ya da kaçmak söz konusu değil.” dedim. Burada söz’ü gerçekten söz olarak kullanıyorum yoksa elbette akan bir şeyin içinde de durabiliyor insan. Ama yaşama temas etmemeyi bir türlü başaramıyor. Bir ses, bir koku, bir haber ya da içten gelen bir hatırlama yaşamı bize ilikliyor. Yine de yaşamak, tam manasıyla bu değil. Kesin bir tanımı olmasa bile bunu çağrıştırmıyor. Duran bir şey de söze dönüşmüyor. Anlam yüzüp de kelimelerin üzerine çıkmıyor.
Yağmur başladı. Hava anlama vakıf oldu ve kendinden bir şey üretiyor. Pencerede toprak kokusu. Rutinin beşiğine düşmemize, her yaz sonunu sanki bir yıl sonuymuş gibi değerlendirmemize henüz iki ay var. Altmış günlük sıcak. Sözde tatil, zihinde curcuna. Zihin sesinin egemen olduğu zamanlar. Ondan kaçmak yerine anlamak gerekiyor. Zihnin bizi içimizdeki hangi parçadan, hangi merkezden, hangi acıdan korumak için bu mekanizmayı kurduğunu algıladığımızda sisler dağılıyor. Ortaya çıkan manzara yine şahane olmayabilir, tatmin etmeyebilir, hayal ettiğimiz zirve belki de bu değildir. Yine de bir şeydir. Sözle, sesle, haberle her an birbirimize bağlandığımız şu kaotik yaşamda, tek bir şeyi anlamak bazen çok şeydir.
İşte böyle iz bırakan bir haftaydı. Dağdı, dağladı, anlamdı, anlattı, özletti, boşluğu algıladı, şiirlendi, şarkılandı, söze vardı.

