Kayıp Koleksiyonu
Yaşamda her şeyin aynı anlamı fısıldadığı zamanlar var. Alakasız sohbetler, diziler, filmler, şakalar, anlık konuşmalar, fotoğraflar, şarkılar, bakışlar, ansızın karşımıza çıkan her şeyin cümlesi aynı. O yüzden kendim dediğimiz bu karmaşık yapıda ne olup bittiğini bulamadığımızda; gözlerimizi dünyaya döndürmek, içimizi dışarıya açmak önemli bir seçim.
Human Design – İnsan Tasarımı çalıştığım biri bu hafta şöyle bir paylaşım yaptı: Haftalardır üzerine çalıştığımız bu tasarım ben’im ama bazen kendimin dışında kaldığımı hissediyorum. Sanki kendi içime giremiyorum ya da şu parçaların içine sığıyorum da sizin otorite dediğiniz o iç sesi duyamıyorum. Başıma ne geliyor? Tam olarak… Algılayamıyorum.
Bunun üzerine odağını “Ne hissediyorum, ne düşünüyorum?” sorularından alıp yaşama baktık. Dışarıda ne olduğuna. Neye maruz kaldığına. İlginç bir şekilde son günlerde olup biten her şey parça parça dökülmeye başladı ve hangi merkezinin neye tepki verdiğini kolayca buldu. Koşullanmaları saptadıkça yaraları görünür oldu.
O çalışmadan beri bu yöntem aklımda. Haziran bitiyor. Yılın yarısı tamamlanıyor ve aslında adına 2026 dediğimiz bu yapının ikinci bölümü başlıyor. İlk bölüm beni kayıpla tanıştırdı. Yeniden. Son üç yılın “değer”lendirmesini yapar gibi, aldı kaybı bambaşka ruhlarla ve olaylarla karşıma koydu. Oysa çok iyi bildiğimi sanıyordum. Tsunamisini yaşadığım bir konuda yeni bir dalga bana su yutturmaz diye düşünüyordum. Tanımsız benlik merkezli biri olmanın ne demek olduğunu şimdi yeniden algılıyorum. “Ben kimim?” sorusuna yazgılı bu tanımsızlık, bana hayatımın her döneminde yeni bir İpek olarak kavrayış geliştirmem gerektiğini hatırlattı. Önceki kayıpları yaşayan başka İpeklerdi. O zamanlar kimse o olanlar. O boşluklu tanımsız merkezi zamanla doldu, taştı, boşaldı ve yeni bir şey var etti.
Şimdi kim olarak kayıpla karşılaşıyorsun? Soru bu. Belki de tasarımın amacı bir kimlik koleksiyonu.
İlk tanıştığımda kayıp çok çelişkili gelmişti. Sonsuz bir boşluk ama çok ağır. Bu nasıl mümkün olabilir diye delirmiştim. Şimdi kayıp dolu. Taşınabilir. Süreci var. Ardında bir iz bırakıyor. 13 yıl sonra gerçekleşen Leyla The Band konserinden sonra sürekli geçmiş zamanı özledim.
Şimdi vazgeçersen geriye döneceksin
Gitme, kaybedince daha çok seveceksin
Geçmiş bana kaybettiğim her şeye yeniden temas edebileceğim için güvenli gelmişti. Sonra başka bir şarkının içinde minicik bir cümle: Dünüm olma, o geçer. Bu da bugünü kaybetmenin hissiydi. Geçmişe döndüğüm her an bedenimle içinde durduğum zamandan kaçıyorum. Yani yine kaybediyorum.
Sonra Ankara’ya giden bir arkadaşım bana bir fotoğraf gönderdi. Yol ve pofur pofur bir bulut. Bu anı bana ulaştırmak istediğini söyledi. Başka birinin zamanına, tanıklığına dahil olmak artık ne kolay. Bu fotoğraf “Kayıp yok.” cümlesini getirdi. Çünkü ben arkadaşımın yanında olmasam da içindeyim. Bir versiyonumla orada yaşamaya, ona hatırlatmalar yapmaya devam ediyorum.
Sonra ikinci sezonunu hiç sevmediğim ama başladığım şeyi bitirme takıntısıyla son sezonunu açıp izlediğim Zeytin Ağacı. İlginç bir denklikle geldi en sancılı anlarıma iliklendi. Bana kaybettiğim her şeyin sevgisini hatırlattı. Yokluğun, sevme kapasitesini ve yoğunluğunu değiştirmediğini. Sevdiğini söyleyebilmenin zamansız bir şekilde işlediğini, hatta zamanlar arasında ilerleyerek kendini var edebildiğini.
Yılın ikinci yarısının ilk ayında babamın doğum günü var. Kayıp yok diyemeyeceğim gün. Onunla sadece bir saat, balkonda oturup uzun uzun susmak ve her şeyden konuşmak istediğimde, bunu her dilediğimde, her gün en az bir kere, kaybı yeniden tadıyorum; o günün benliğiyle.
Daha onlarcasının içinden karşıma defalarca çıkan son hatırlatıcı:
Önce sesin gelir aklıma
Çaresiz kaldıkça hep seni düşünürüm
Güzel olan, dolgun başaklardaki sarışın sevinçli
Sonra cumartesi günleri gelir
Sonra gökyüzü gelir hemen kurtulurum
Bir yağmur yağsa da, beraber ıslansak.
Kırk kere söyledim bir daha söylerim
Savaşta ve barışta, karada ve denizde,
Düşkünlükte ve esenlikte
Zamanımız apayrı bize göre
Yanyana olduk mu elele
Aç kalsak ağlamayız biliyorum.
Florence Knapp ilk romanı İsimler ile iki aydır benimle. İşim kitap yapmak olduğundan ya da sürekli sözcüklerle yaşadığımdan zevk almak için okuduğum kitapları çok uzun sürede bitiriyorum artık. O yüzden Senfoni ve İsimler birçok noktada kesişti. Roman, ismimiz farklı olsaydı bambaşka ömür çizgilerinde olabileceğimizi anlatıyor. İpek değil de annemin ilk aklına geldiği gibi Eylül olmak beni kim yapardı? Bunu asla bilemeyeceğiz. Tıpkı ne kadar yaşadığımızı ve yaşayacağımızı bilemeyeceğimiz gibi.
